21/10/2007

HİLYE-İ SEADET - MUTLAKA ÖĞRENİN !!!

HİLYE-İ SEADET


Eshabına nasihatten sonra,
Fahr-i alem dedi, benden sonra,

Hilye-i pakimi, görse biri.
Olur o, yüzümü görmüş gibi;

Gördükde, hubbu hasıl olsa,
Ya’ni hüsnüme ayık olsa,

Beni görmeği etse arzu,
Kalbi sevgimle olsa dolu.

Cehennem olur ona haram
Rabbim, Cenneti eder ikram,

Dahi, haşretmez çıplak, anı
Hak, Olur gufranına, Hakkın mülhak.

Denildi ki, hilye-i Resuli,
Severek yazsa, birinin eli.

Eder Hak, onu korkudan emin,
Bela ile dolsa, ruy-i zemin,

Hastalık görmez, dünyada teni,
Ağrı çekmez hiç, bütün bedeni.

Günah etmiş ise de bu adam,
Cehennem cismine, olur haram,

Ahiretde azabdan kurtulur,
Dünyada, her işi, kolay olur.

Haşreyler, anı hem, Rabb-i celle,
Dünyada, Resulü görenlerle.

Hilye-i Nebiyi, güç iken beyan,
Başlarız, ona oldukça imkan,

Sığınarak Zülcelale,
Vasfederiz acizane.

İttifak etti, bu sözde ümem,
Kırmızı beyazdı, Fahr-i alem.

Mübarek yüzü, halis ak idi,
Gül gibi, kırmızımtırak idi.

İnci gibi, yüzündeki teri,
Pek hoş eylerdi, güzel cevheri.

Terleyince, O menba’ı sürur,
Dalgalanırdı sanki, bahr-i nur,

Görünürdü gözü, daim sürmeli,
Kalbleri çekerdi, güzel gözleri.

Akı, beyaz idi gayetle,
Medh eyledi Rabbi, ayetle.

Siyahı anın, değildi ufak,
Bir idi O’na, yakınla uzak.

Geniş, güzel ve latifti gözü,
Nur saçardı hep, mübarek yüzü.

Kuvve-i basıra-i Mustafavi,
Gece gündüz gibi, olurdu kavi.

Bakmak arzu etseydi, bir yere,
Cism-i paki de dönerdi bile.

Başa tabi’ ederdi cesedi,
Bunu terk etmemişti ebedi.

Hem, cism idi, Resul-i ekrem,
Yaraşır, ruh-i mücessem desem.

Güzel, hem sevimli idi Resul,
Hakka çok, sevgili idi Resul.

Malikle Ebu Hale, söyledi,
Hilal gibi, açık kaşlı idi.

İki kaşı arası, her zaman,
Gümüş gibi görünürdü, ayan.

Mübarek yüzü, az yuvarlakdı,
Derisi berrak, hem de parlakdı.

Siyah kaşları mihrabı anın,
Kıblesi idi, bütün cihanın.

Ortası, yüksekçe görünürdü,
Yandan bakınca, mübarek burnu.

Çok güzel idi, çekme ve latif,
Edemez gören O’nu tam ta’rif.

Seyrek idi, dişlerinin arası,
Parlardı, sanki inci sırası.

Ön dişleri, ettikçe zuhur,
Her tarafı, kaplardı bir nur.

Gülse idi, iki cihan Serveri,
Canlı cansız herşeyin peygamberi.

Görünürdü ön dişleri, pek afif,
Dolu daneleri gibi, çok latif.

İbn-i Abbas der, Habib-i Huda,
Gülmeğe, eyler idi istihya.

Hem hayâsından O dinin senedi,
Kahkaha etmedi derler, ebedi.

Nazik, mahcub idi, Resul-i cenab,
Daim eyler idi, bakmağa hicab.

Yüzü benzerdi, yuvarlak aya,
Zatı aynaydı, yüce Mevlaya.

Nurlu idi hep, o vech-i hasen,
Bakılmazdı, tenevvüründen.

Gönüller aldı, o güzel Nebi,
Aşıkı oldu yüzbin sahabi.

Bir kerrecik görenler, rüyada,
Dediler, böyle zevk yok, dünyada.

Hem güzel yanakları, bileler,
Fazla etli değildi, diyeler.

Anın etmişdi, cenab-ı Halık,
Severek, yüzün ak, alnın açık.

Boynunun nuru, ederdi her an,
Saçları arasında, leme’an.

Mübarek sakalından, iyi bil,
Ağarmışdı ancak, on yedi kıl.

Ne kıvırcıkdır, ne de uzun,
Her uzvu gibi idi, mevzun.

Gerdan-i pak-i Resul-i afak,
Gayet ak idi ve gayet berrak.

Eshab içinden, çok ehl-i edeb,
Karnı, göğsüyle birdi, dedi hep.

Açılsaydı, mübarek sînesi,
Feyz saçardı, ilim hazinesi.

Aşka olunca, mahall-i teşrif,
Başka olur mu, o sadr-ı şerif?

Mübarek sinesi, geniş idi,
İlm-i ledün, ona inmiş idi.

Ak ve berraktı, o sadr-ı kebir,
Sanırdı görenler, bedr-i münir,

Ateş-i aşk-ı zat-ı ezeli,
Odlara yakmışdı, O güzeli.

Bilir elbet bunu, pir-ü civan,
Yassı kürekliydi, Fahr-i cihan.

Sırtı ortası hem, etli idi,
Kerem sahibi, devletli idi.

Gümüş teninde, letafet vardı,
İrice mühr-i nübüvvet vardı.

Sırtında idi, mühr-i nübüvvet
Sağ tarafına yakında elbet.

Bildirdi bize, edenler ta’rif,
Bir büyük ben idi, mühr-i şerif,

Rengi, sarıya yakın, karaydı,
Güvercin yumurtası kadardı.

Etrafına çevirmiş sanki hatlar,
Birbirine bitişik, kılcağızlar.

Anlatanlar, O ali nesebi,
Dedi, iri kemikliydi Nebi,

Her kemik iri, merdane idi,
Sureti, sireti şahane idi.

Mübarek a’zasının her biri,
Uygun yaratılmıştı hem, kavi,

Çok hoş idi, her uzvu anın,
Ayetleri gibi, Kur’anın.

Elleri ayası, O sultanın,
Ayakları altı, dahi anın.

Geniş ve pak idi, nazik mergub,
Taze gül gibi latif ve mahbub.

Çok mevzun idi, der ehl-i nazar,
O kerametli, mübarek eller.

Selam verseydi, birine eğer,
Tebessüm ederdi hep, Peygamber.

Bir iki gün, geçseydi aradan,
Hatta uzasaydı da, bir aydan.

Belli olurdu, hoş kokusundan,
O kimse, adamlar arasından.

Billur gibiydi, ten-i bimuyu,
Nice medh edeyim, ol pehluyu.

Dostu seyr etmek için, O şerif,
Göz olmuşdu, bütün cism-i latif.

Kemal üzereydi, nazik teni,
Hallak göstermişti, hikmetini.

Yoktu, göğsünde, karnında asla,
Hiçbir kıl, sanki gümüş levha.

Göğsü ortasından aşağı yalnız,
Bir sıra kıl, dizilmişti, hilafsız.

Bu siyah hat, mübarek bedeninde,
Hoştu, hale gibi, ay çevresinde.

Bütün ömründe kalmıştı, keza,
Gençlikte gibi, mübarek a’za.

İlerledikçe, sinn-i Nebevi,
Tazelenirdi hep, gonca gibi.

Hem dahi, Kainatın sultanı,
Zan eyleme ki, ola pek yağlı,

Ne zaif, ne de pek etli idi,
Mu’tedil, hem pek kuvvetli idi.

Lahmı, şahmı, dediler ehl-i derun,
Birbirinden, ne ziyadeydi, ne dun.

Etmiş, ol beden sarayın üstad,
Adl-ü dad ile, esasın bünyad.

İ’tidal üzere idi, pak teni,
Nura gark olmuştu, bütün bedeni.

Orta boylu idi, O Sidre mekan,
Ortalık, O’nun ile buldu nizam.

Seyreden mu’cize-i kametini,
Dedi hep, medhedip hazretini.

Görmedik böyle, gül yüzlü güzel,
Boyu, hem huyu, hem yüzü güzel.

Orta boylu iken, Nebi,
Uzun kimseyle yürüseydi.

Ne kadar, uzun olsa idi, o er,
Yine yüksek görünürdü, peygamber.

Uzun boylu olandan O cevher,
Yüksek idi, el ayası kadar.

Bir yola gitseydi, izzetle,
Hızlı yürür idi gayetle.

Deriz, vasf-ı şerifinde yine,
Yürürken, eğilirdi önüne.

Ya’ni, bir yokuşdan iner gibi,
Daim önüne, az eğilirdi.

Şanlı, şerefli idi, O Celil,
İftihar eylerdi, ruh-ı halil.

Bir zatı ki, murad ede Huda,
Her a’zası, olur elbet a’la.

Yolda giderken, eğer bir kimse,
Ansızın, Resulullah’ı görse,

Korku düşerdi, kalbine anın,
Yüksekliğinden, Resulullah’ın.

Hem de biri, Nebi ile müdam,
Sohbet ederek, söylese kelam,

Sözlerindeki lezzet ile, ol,
Kul olurdu, kabul etse Resul.

Etmişdi O’nu, Hallak-ı ezel,
Hüsn-i ahlakla, bi misl-ü bedel.

Ya Resulallah! Gücüm yok medhine,
Yaratıldık hep, senin hürmetine.

Hasılı, ey Şah-ı iklim-i vefa,
Sana canım da feda, herşey feda!
                                          KAYNAK: www.muhammedmustafa.net

10/10/2007

Üçüncü Eksprs !!! --- Zindan'dan Mehmede Mektup ---

Zindan iki hece. Mehmed'im lafta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de geri adam, boynunda yafta...
Halimi düşünüp yanma Mehmed'im!
Kavuşmak mı?.. Belki... Daha ölmedim!

Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli,
Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
Bu yol da tutuktur hapse düşeli...
Git ve gel... Yüz adım... Bin yıllık konak
Ne ayak dayanır buna, ne tırnak!

Bir alem ki, gökler boru içinde.
Akıl, olmazların zoru içinde
Üstüste sorular soru içinde.
Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?
Buradan insan mı çıkar, tabut mu?

Bir idamlık Ali vardı, asıldı;
Kaydını düştüler, mühür basıldı.
Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı
Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil...

Müdür bey dert dinler, bugün "maruzat"!
Çatık kaş... Hükümet dedikleri zat...
Beni Allah tutmuş kim eder azat?
Anlamaz; yazısız, pulsuz dilekçem...
Anlamaz! ruhuma geçti bilekçem!

Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil
Sayım var, maltada hizaya dizil!
Tek yekün içinde yazıl ve çizil!
İnsanlar zindanda birer kemmiyet;
Urbalarla kemik, mintanlarla et.

Somurtuş ki bıçak, nara ki tokat;
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...
Yalnız seccademin yönünde şefkat
Beni kimsecikler okşamaz madem
Öp beni alnımdan, sen öp seccadem!

Çaycı getir ilaç kokulu çaydan!
Dakika düşelim, senelik paydan!
Zindanda dakika farksızdır aydan
Karıştır çayını zaman erisin
Köpük köpük, duman duman erisin!

Peykeler, duvara mıhlı peykeler
Duvarda, başlardan yağlı lekeler
Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler...
Duvar, katil duvar yolumu biçtin
Kanla dolu sünger... Beynimi içtin

Sükut... Kıvrım kıvrım uzaklık uzar
Tek nokta seçemez dünyadan nazar
Yerinde mi acep, ölü ve mezar?
Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz?
Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?

Ses demir, su demir ve ekmek demir...
İstersen demirde muhali kemir.
Ne gelir ki elden, kader bu, emir...
Garip pencerecik, küçük daracık;
Dünyaya kapalı, Allah'a açık

Dua, dua, eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış
Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış
Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu
İplik ki incecik, örer boşluğu

Ana rahmi zahir, şu bizim koğuş
Karanlığında nur, yeniden doğuş...
Sesler duymaktayım; Davran ve boğuş!
Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!

Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!